26 Temmuz 2008 Cumartesi
Sami'de tav mı? Ne gezer!
Veysel Karânî nâm ile meşhur uşşak ilâhîyi arıyorum geçen gün; şöyle eli ayağı düzgün bir icrâ olsa da dinlesek. Zaten bir bu, bir de "Ben yürürüm yane yane" güfteli segâh ilâhî illâ böyle yaylandıra yaylandıra çalınır, okunur.
Abdurrahman Önül diye bir herif var; galiba Araplar yetiştirmiş, lakin pek bir şey öğretememişler, belli. Bildiğimiz cami ağzı tegannî, bunun yanında klasik kalır: "Hekgın hebiybiyniyn siyevgiyli duostu / Yimenilleriynde Viyeysel Garağniy"...
Ender Doğan, afili afili klip dahi çekmiş. Lakin ortaya çıkan şey, Orhan Gencebay olmaya çalışan bir Burhan Çaçan. Demek ki mesele afilikte değil, sâfilikte.
Bülent Ersoy zaten bu pazarın müdavimi, eksik kalmaz, mâlum. Onu bu tasnife dahil etmiyorum, onun yeri ayrı.
Bir de bir şey dikkatimi çekti, ne kadar farklı icrâ dinledimse hepsinde aynı hadise; bildiğimiz sofyan usûlünün vuruluşu "düm te ke düm tek" olmuş; ne ara olmuş, niye olmuş, meçhul.
Hâsıl-ı kelâm, bir sürü zırva...
Derken, ayniyle vâki naklediyorum, Sinan Çetin'in "Film Gibi" kapısına benzeyen bir kapı aralanıyor ve belden yukarısı ve aşağısı ahlâka mugayyir bir ablanın "ağam-paşam" usûlü davetine icâbet, zamanında Cerrâhî tekkesinde "Şunlar bir bitse de oynak ilâhîlere geçsek" deyu eser meşkettiği rivâyet edilen, meşhur Pazar Keyfi mutasavvıfı Sami Savni, birazdan program formatı mucibince dövüştürülecek horozlara alkış tutmak ve laf yetiştirmekle vazifeli bir grup kumkumanın tezâhürat ve numâyişleri arasında çıkıveriyor ardından.
Fonda bu sefer, yamultula yamultula düzelmeye yaklaştırılmış bir "Veysel Karânî" çalıyor. Ben kapıya kilitlenmişim; niye var o kapı orda?
Bari işkencemiz mahut mahlukla mahdut olsa. Ama yok...
Heyhat, Sami Savni -ki kendisiyle yapılan bir röportajda bidâyeti 1950'lere tekabül eden tassavuf musikisi ihtisâsının ilk senelerinde bu alanda "Türkiye’de şimdiki gibi örnek alınacak sanatçılar" ve hatta "hemen hemen Tasavvuf Müziği" olmadığını söyleyebilmiş adamdır- yegâne sebeb-i ezâmız değil.
Kim cevâz verdiyse Allah başımızdan eksik etmesin, Sami Savni'nin açtığı kapıdan iki de semâzen süzülüveriyor içeri (Bkz. İki de semâzen döndürmek) ve birbirlerinden destur alıp zuhûrât makâmında, sofyan usûlünde semâya başlıyorlar.
Kapattım, izlemedim; döne döne uçtular mı bilmiyorum. İnşallah uçmuşlardır.
Maazallah, sürrealist semâ âyinin müfekkiri, boynuzlu semâzenin mucidi üstâdımız görmemiş olsun bu kepâzeliği. Yoksa çok kızar vesselâm.
25 Temmuz 2008 Cuma
Salâ
Salâ, mâlum, peygamberimize övgü maksadıyla okunan, özü "allâhümme salli alâ seyidinâ muhammedin" olan, genelde salâvât olarak isimlendirilen dua türünün, minareden halka, yahut hâl-i hazırda cemaate okunan bir türevi.
Eskiden her sabah namazından önce, her öğlen, ikindi ve yatsı namazından sonra, sözkonusu vakit ezanının makâmından okunması da adet olan salâ, bugün sadece cuma namazına çağrı, cenaze duyurusu ve bazı yörelerde de sabah namazı vakit habercisi olarak okunuyor.
Eskinin çeşitliliğine mukâbil, bugünün yeknesaklığı, makâm hususunda da geçerli.
Erbab-ı musikiye, yukarıda bahsettiğimiz her salânın muhtelif makâmlarda okunması da kâfi gelmez, salâ okunurken güftenin peygambere övgü kısmına ilâveler yapılarak makâmlar arası geçkilerle salânın irticâlî kısmı uzatılır, Türk Musikisi'nde bir form olmasının hakkı verilirdi.
Nihâyetinde bugün duyduğumuz salâlar, muhtelif rivayetlere göre Itrî veya Hatip Zakiri Hasan Efendi'nin bestelediği dilkeşhâverân makâmındaki sabah salâsının basit çeşitlemeleridir.
Erbâbı okuduğunda, ölümü bile güzel kılan bir musiki olan salâ, "gelirsen ne âlâ, gelmezsen de banane" makâmında okunan ezanlar gibi aradan çıkarılan bir iş hüviyetine sokulduğundan, bugün daha çok yaşamak için bir sebep olabilir ancak.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)