Ara ara bir gazete, bir dergi, şu, bu; "biri gelsin de şu mevzuyu sorsun" diye bekleyen bazı bunak tarih profesörlerine dayandırdığı bir haber yapar.
Mevlânâ gay ya hani; Şems ile düzeyli bir birlikteliği var..
Hoca Nasreddin de, malum, Konyalı..
Hoca, artık samanlıkta mı basıyor, ne yapıyorsa; bu ikisinin arasındaki ilişkiyi öğrenip tutamadığı çenesiyle bıdı bıdı dedikodu yapmaya başlıyor.
Mevlânâ da bilindik bir temizlik işlemine girişip Hoca'yı öldürtüyor.
Falan da filan.
Halbuki olayın aslı şöyle:
Türk milletine mâlolmuş tek kıssadan hisseci olma emelindeki Nasreddin Hoca, Kaf Dağı eteklerinde pusu kurduğu Dede Korkut'u saklandığı taşın arkasından "Böh!" deyip korkutmak suretiyle, kalp krizi geçirtip öldürüyor.
O sıralar Kaf'ta bulunan Evliya Çelebi, olaya şahit olup hemen ilk anka kuşu ile Konya' ya intikâl ederek durumu Mevlânâ'ya açıyor.
Mevlânâ da Bursa' ya uçurduğu iki posta güvercini (hayır, ikisine de ayrı güvercin göndermiyor, bu böyle her zaman iki tane yollanır, her ihtimâle karşı) ile Karagöz ve Hacivat'ı Nasreddin Hoca'nın katli ile vazifelendiriyor.
Çağrı üzerine hemen yola çıkan Karagöz ve Hacivat, sinsice kaçmaya çalışan Nasreddin Hoca'yı Ergenekon eteklerinde kıstırıyor. Lâkin başına gelecekleri Takıyüddin vesilesiyle öğrenen Hoca'nın Kırk Harâmiler'e sığınması üzerine Battal Gazi'den yardım istemek zorunda kalıyorlar.
Çıkan çatışmada Nasreddin Hoca ölü olarak ele geçiriliyor.
Bu durumda "peki Karagöz ve Hacivat neden öldürüldü" diye soran olacaktır.
Çok basit..
Vakâyı soruşturan Kadı Burhaneddin, fitili ateşleyen "Nasreddin Hoca'nın Dede Korkut'u katli" hâdisesinde, cinayet silahı bulunamadığı gerekçesiyle takipsizlik hükmü verince, Karagöz ve Hacivat kasıtlı adam öldürme suçundan idama mahkûm ediliyor.
Azmettirici olarak yargılanan Mevlânâ ise, aynı dönemde Şems'in Konya'yı terk etmesini fırsat bilip (mesela çarşıda pazarda döne döne dolaşmak gibi eylemlerle) Kadı Burhaneddin'i akli muvâzenesinin artık yerinde olmadığına iknâ ederek ceza almaktan kurtuluyor.
30 Eylül 2008 Salı
28 Eylül 2008 Pazar
Prozodi
Herkes ezan okur, okuyabilir -meselâ bizim muhit cami müezzini, şaşırmaksızın her seferinde şahâdet kısmını "eşhedü en lâhe illâllah" diye okuyor; bir işin doğrusundan, defâlarca yapıldıkça muhakkak şaşılır, lâkin bizimki yanlıştan şaşmıyor, maşallah- lâkin Kâni Karaca ezanı, bir nakkaşın minyatürü, bir ebrûzenin ebrûsu, bir müzehhibin tezhibi, bir hattatın hattı gibi işler; kulak yoluyla beyni teğet geçerek -herhangi bir duyuya tâbiyet ihtiyâcı olmaksızın- kalbe sokar.
26 Temmuz 2008 Cumartesi
Sami'de tav mı? Ne gezer!
Veysel Karânî nâm ile meşhur uşşak ilâhîyi arıyorum geçen gün; şöyle eli ayağı düzgün bir icrâ olsa da dinlesek. Zaten bir bu, bir de "Ben yürürüm yane yane" güfteli segâh ilâhî illâ böyle yaylandıra yaylandıra çalınır, okunur.
Abdurrahman Önül diye bir herif var; galiba Araplar yetiştirmiş, lakin pek bir şey öğretememişler, belli. Bildiğimiz cami ağzı tegannî, bunun yanında klasik kalır: "Hekgın hebiybiyniyn siyevgiyli duostu / Yimenilleriynde Viyeysel Garağniy"...
Ender Doğan, afili afili klip dahi çekmiş. Lakin ortaya çıkan şey, Orhan Gencebay olmaya çalışan bir Burhan Çaçan. Demek ki mesele afilikte değil, sâfilikte.
Bülent Ersoy zaten bu pazarın müdavimi, eksik kalmaz, mâlum. Onu bu tasnife dahil etmiyorum, onun yeri ayrı.
Bir de bir şey dikkatimi çekti, ne kadar farklı icrâ dinledimse hepsinde aynı hadise; bildiğimiz sofyan usûlünün vuruluşu "düm te ke düm tek" olmuş; ne ara olmuş, niye olmuş, meçhul.
Hâsıl-ı kelâm, bir sürü zırva...
Derken, ayniyle vâki naklediyorum, Sinan Çetin'in "Film Gibi" kapısına benzeyen bir kapı aralanıyor ve belden yukarısı ve aşağısı ahlâka mugayyir bir ablanın "ağam-paşam" usûlü davetine icâbet, zamanında Cerrâhî tekkesinde "Şunlar bir bitse de oynak ilâhîlere geçsek" deyu eser meşkettiği rivâyet edilen, meşhur Pazar Keyfi mutasavvıfı Sami Savni, birazdan program formatı mucibince dövüştürülecek horozlara alkış tutmak ve laf yetiştirmekle vazifeli bir grup kumkumanın tezâhürat ve numâyişleri arasında çıkıveriyor ardından.
Fonda bu sefer, yamultula yamultula düzelmeye yaklaştırılmış bir "Veysel Karânî" çalıyor. Ben kapıya kilitlenmişim; niye var o kapı orda?
Bari işkencemiz mahut mahlukla mahdut olsa. Ama yok...
Heyhat, Sami Savni -ki kendisiyle yapılan bir röportajda bidâyeti 1950'lere tekabül eden tassavuf musikisi ihtisâsının ilk senelerinde bu alanda "Türkiye’de şimdiki gibi örnek alınacak sanatçılar" ve hatta "hemen hemen Tasavvuf Müziği" olmadığını söyleyebilmiş adamdır- yegâne sebeb-i ezâmız değil.
Kim cevâz verdiyse Allah başımızdan eksik etmesin, Sami Savni'nin açtığı kapıdan iki de semâzen süzülüveriyor içeri (Bkz. İki de semâzen döndürmek) ve birbirlerinden destur alıp zuhûrât makâmında, sofyan usûlünde semâya başlıyorlar.
Kapattım, izlemedim; döne döne uçtular mı bilmiyorum. İnşallah uçmuşlardır.
Maazallah, sürrealist semâ âyinin müfekkiri, boynuzlu semâzenin mucidi üstâdımız görmemiş olsun bu kepâzeliği. Yoksa çok kızar vesselâm.
25 Temmuz 2008 Cuma
Salâ
Salâ, mâlum, peygamberimize övgü maksadıyla okunan, özü "allâhümme salli alâ seyidinâ muhammedin" olan, genelde salâvât olarak isimlendirilen dua türünün, minareden halka, yahut hâl-i hazırda cemaate okunan bir türevi.
Eskiden her sabah namazından önce, her öğlen, ikindi ve yatsı namazından sonra, sözkonusu vakit ezanının makâmından okunması da adet olan salâ, bugün sadece cuma namazına çağrı, cenaze duyurusu ve bazı yörelerde de sabah namazı vakit habercisi olarak okunuyor.
Eskinin çeşitliliğine mukâbil, bugünün yeknesaklığı, makâm hususunda da geçerli.
Erbab-ı musikiye, yukarıda bahsettiğimiz her salânın muhtelif makâmlarda okunması da kâfi gelmez, salâ okunurken güftenin peygambere övgü kısmına ilâveler yapılarak makâmlar arası geçkilerle salânın irticâlî kısmı uzatılır, Türk Musikisi'nde bir form olmasının hakkı verilirdi.
Nihâyetinde bugün duyduğumuz salâlar, muhtelif rivayetlere göre Itrî veya Hatip Zakiri Hasan Efendi'nin bestelediği dilkeşhâverân makâmındaki sabah salâsının basit çeşitlemeleridir.
Erbâbı okuduğunda, ölümü bile güzel kılan bir musiki olan salâ, "gelirsen ne âlâ, gelmezsen de banane" makâmında okunan ezanlar gibi aradan çıkarılan bir iş hüviyetine sokulduğundan, bugün daha çok yaşamak için bir sebep olabilir ancak.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)