Zamân: Çok da uzak olmayan bir gelecek
Yer: Eski bir mevlevîhâne, yeni bir müze
Semâhânenin etrâfını belirli aralıklarla çevrelemiş 7-8 ayrı platform. Ve bu platformlardaki her biri birbirinden bağımsız ekiplerden biri ilk peşrevi, diğeri birinci selâmı, bir başkası ikinci selâmı, öteki üçüncü selâmı, beriki dördüncü selâmı... aynı anda icrâ ederlerken, ortada semâzenler dönüyor. Şeyh ise naathan ile neyzenbaşının bulunduğu platformdan destur vererek yola çıkıyor, platformların hizâsını tâkip ederek bir tam tur atıp selâmını veriyor, âyin bitiyor.
...........
Zamân: Evvelki bahisten hiç de uzak olmayan bir gelecek
Yer: Bir konser salonu
Sahnede bir naathan, dört âyinhan, sekiz sâzende; aynı anda naathan naat-ı şerifi okurken neyzenbaşı baş taksimi yapıyor, diğer sazlardan biri ilk peşrevi, biri birinci selâmı, biri ikinci selâmı... sonuncusu da son taksimi yapıyor. Âyinhanlardan her biri bir saz ile müşterek; biri birinci selâmı, biri ikinci selâmı... okuyor. Semâzenler de kafalarına göre dönüyorlar.
Oldu mu sana hem de çok sesli müzik!
17 Aralık 2008 Çarşamba
17 Ekim 2008 Cuma
Ehl-i Tasallut
Mâlumdur, son demlerde bir dervişlik, bir sufilik; hâsılı bir tasavvuf merakıdır aldı yürüdü. Cüppelisinden küpelisine, ortalık derviş kaynıyor; neredeyse normal adam yok.
Kimi son yıllarda millette hâsıl olan ego patlamasının sirâyetiyle gördüklerini taklit ederek kendini göstermek istiyor, kimi rant peşinde, kimbilir belki de kimi kendini hakikâten bir halt bile sanıyor.
Belki biraz da dünyâ küçüldükçe biz batılılaştık, kendimize yabancılaştık, bir zamânların oryantalistleri gibi bu işlere merak sarar olduk da hâliyle bu talep bir arz doğurdu.
Her ne olduysa oldu; tasavvufun kendisine musallat olan bu virüsten kurtulması kolay, hatta belki de mümkün bile olmayacak.
Ama pabuç pahalı, ey ehl-i tasallut, haberin olsun.
Kimi son yıllarda millette hâsıl olan ego patlamasının sirâyetiyle gördüklerini taklit ederek kendini göstermek istiyor, kimi rant peşinde, kimbilir belki de kimi kendini hakikâten bir halt bile sanıyor.
Belki biraz da dünyâ küçüldükçe biz batılılaştık, kendimize yabancılaştık, bir zamânların oryantalistleri gibi bu işlere merak sarar olduk da hâliyle bu talep bir arz doğurdu.
Her ne olduysa oldu; tasavvufun kendisine musallat olan bu virüsten kurtulması kolay, hatta belki de mümkün bile olmayacak.
Ama pabuç pahalı, ey ehl-i tasallut, haberin olsun.
15 Ekim 2008 Çarşamba
Ey Gidi Karamiş Sopasi
.
Başlıktaki ifâdenin Türkçe tercümesi; "hey gidi karayemiş sopası".
Meâli; "şimdi elimde olsaydı dünyâyı değiştirirdim".
Çocukluğumun Karadenizli amca klişelerinden biridir.
Meraklısına ilâve; karayemiş, ziyâdesiyle Karadeniz bölgesinde yetişen bir meyvedir ve ağacının dallarından elde edilecek ne bükülür, ne kırılır sopanın incesi kırbaçtan hallice, kalını vurdu mu çürüten bir etki bırakır bünyede..
Başlıktaki ifâdenin Türkçe tercümesi; "hey gidi karayemiş sopası".
Meâli; "şimdi elimde olsaydı dünyâyı değiştirirdim".
Çocukluğumun Karadenizli amca klişelerinden biridir.
Meraklısına ilâve; karayemiş, ziyâdesiyle Karadeniz bölgesinde yetişen bir meyvedir ve ağacının dallarından elde edilecek ne bükülür, ne kırılır sopanın incesi kırbaçtan hallice, kalını vurdu mu çürüten bir etki bırakır bünyede..
8 Ekim 2008 Çarşamba
Aşkın ile âşıklar / Çayır çimene düştü
Bu kimin mârifetidir, hakikâten merak ediyorum.
Aşağıda gördüğünüz/göreceğiniz "şey" in, güftesi, bu işin hakikî piyasasında kayıtlı/kayıtsız 10-15 beste versiyonu bulunan, Yunus Emre menşeili "Aşkın ile âşıklar / Yansın ya Resulallah / İçip aşkın şarâbın / Kansın ya Resulallah" şeklinde başlayan şiir; bestesi ise, bilen bilir, bilmeyen de iki tıklamayla amatör/profesyonel üç otuz icrâsına erişebilir, Ağrı yöresine ait "Ağrı Dağı'ndan uçtum / Çayır çimene düştüm / Ne belâlı başım var / Vefâsız yâre düştüm" diye başlayan meşhur bir türkümüz.
Yok, hayır, medâr-ı mârifet kendisi değil elbet, ama bu videodaki herif de ne halt yediğinin gayet farkında; ki baştaki "üfürük" bariz halaya giriş taksimi.
Bir de ne dikkatimi çekti, Allahı var, bu herif yapmıyor ama, bu "şey" in 30 versiyonunu dinleseniz, bu hâriç 29'unda var; üçüncü mısrâdaki "İçip aşkın şarâbın" ifâdesi iki makas darbesiyle "İçip kevser şerbetin" oluveriyor.
Efendi, hop! Kime diyorum?
Dinî musiki tasavvuf işidir. Şarâb-ı aşkın muhteviyâtını idrâk edecek kadar mutasavvıf değilsen zaten okuma ilâhî milâhî.
Aşağıda gördüğünüz/göreceğiniz "şey" in, güftesi, bu işin hakikî piyasasında kayıtlı/kayıtsız 10-15 beste versiyonu bulunan, Yunus Emre menşeili "Aşkın ile âşıklar / Yansın ya Resulallah / İçip aşkın şarâbın / Kansın ya Resulallah" şeklinde başlayan şiir; bestesi ise, bilen bilir, bilmeyen de iki tıklamayla amatör/profesyonel üç otuz icrâsına erişebilir, Ağrı yöresine ait "Ağrı Dağı'ndan uçtum / Çayır çimene düştüm / Ne belâlı başım var / Vefâsız yâre düştüm" diye başlayan meşhur bir türkümüz.
Yok, hayır, medâr-ı mârifet kendisi değil elbet, ama bu videodaki herif de ne halt yediğinin gayet farkında; ki baştaki "üfürük" bariz halaya giriş taksimi.
Bir de ne dikkatimi çekti, Allahı var, bu herif yapmıyor ama, bu "şey" in 30 versiyonunu dinleseniz, bu hâriç 29'unda var; üçüncü mısrâdaki "İçip aşkın şarâbın" ifâdesi iki makas darbesiyle "İçip kevser şerbetin" oluveriyor.
Efendi, hop! Kime diyorum?
Dinî musiki tasavvuf işidir. Şarâb-ı aşkın muhteviyâtını idrâk edecek kadar mutasavvıf değilsen zaten okuma ilâhî milâhî.
6 Ekim 2008 Pazartesi
3 Ekim 2008 Cuma
Edeb Yâ Hû

İşbu levhâ, eskiden, muhtelif tâlimhânelerin, daha girişte hemen göze çarpacak bir yerine asılırmış;
maksat, en hafifinden, talebenin "oldum" demesinin önünü en başından kesmek diyelim.
.....
Bir şeyin değeri, ne kadar çok kullanılırsa o kadar azalır derler. Lâkin "edeb yâ hû" artık sihirli bir tabir. Kullananın önüne, ardında türlü edepsizliğe müsâde eden bir perde çekiyor.
30 Eylül 2008 Salı
Nasreddin Hoca'yı Mevlânâ Öldürttü
Ara ara bir gazete, bir dergi, şu, bu; "biri gelsin de şu mevzuyu sorsun" diye bekleyen bazı bunak tarih profesörlerine dayandırdığı bir haber yapar.
Mevlânâ gay ya hani; Şems ile düzeyli bir birlikteliği var..
Hoca Nasreddin de, malum, Konyalı..
Hoca, artık samanlıkta mı basıyor, ne yapıyorsa; bu ikisinin arasındaki ilişkiyi öğrenip tutamadığı çenesiyle bıdı bıdı dedikodu yapmaya başlıyor.
Mevlânâ da bilindik bir temizlik işlemine girişip Hoca'yı öldürtüyor.
Falan da filan.
Halbuki olayın aslı şöyle:
Türk milletine mâlolmuş tek kıssadan hisseci olma emelindeki Nasreddin Hoca, Kaf Dağı eteklerinde pusu kurduğu Dede Korkut'u saklandığı taşın arkasından "Böh!" deyip korkutmak suretiyle, kalp krizi geçirtip öldürüyor.
O sıralar Kaf'ta bulunan Evliya Çelebi, olaya şahit olup hemen ilk anka kuşu ile Konya' ya intikâl ederek durumu Mevlânâ'ya açıyor.
Mevlânâ da Bursa' ya uçurduğu iki posta güvercini (hayır, ikisine de ayrı güvercin göndermiyor, bu böyle her zaman iki tane yollanır, her ihtimâle karşı) ile Karagöz ve Hacivat'ı Nasreddin Hoca'nın katli ile vazifelendiriyor.
Çağrı üzerine hemen yola çıkan Karagöz ve Hacivat, sinsice kaçmaya çalışan Nasreddin Hoca'yı Ergenekon eteklerinde kıstırıyor. Lâkin başına gelecekleri Takıyüddin vesilesiyle öğrenen Hoca'nın Kırk Harâmiler'e sığınması üzerine Battal Gazi'den yardım istemek zorunda kalıyorlar.
Çıkan çatışmada Nasreddin Hoca ölü olarak ele geçiriliyor.
Bu durumda "peki Karagöz ve Hacivat neden öldürüldü" diye soran olacaktır.
Çok basit..
Vakâyı soruşturan Kadı Burhaneddin, fitili ateşleyen "Nasreddin Hoca'nın Dede Korkut'u katli" hâdisesinde, cinayet silahı bulunamadığı gerekçesiyle takipsizlik hükmü verince, Karagöz ve Hacivat kasıtlı adam öldürme suçundan idama mahkûm ediliyor.
Azmettirici olarak yargılanan Mevlânâ ise, aynı dönemde Şems'in Konya'yı terk etmesini fırsat bilip (mesela çarşıda pazarda döne döne dolaşmak gibi eylemlerle) Kadı Burhaneddin'i akli muvâzenesinin artık yerinde olmadığına iknâ ederek ceza almaktan kurtuluyor.
Mevlânâ gay ya hani; Şems ile düzeyli bir birlikteliği var..
Hoca Nasreddin de, malum, Konyalı..
Hoca, artık samanlıkta mı basıyor, ne yapıyorsa; bu ikisinin arasındaki ilişkiyi öğrenip tutamadığı çenesiyle bıdı bıdı dedikodu yapmaya başlıyor.
Mevlânâ da bilindik bir temizlik işlemine girişip Hoca'yı öldürtüyor.
Falan da filan.
Halbuki olayın aslı şöyle:
Türk milletine mâlolmuş tek kıssadan hisseci olma emelindeki Nasreddin Hoca, Kaf Dağı eteklerinde pusu kurduğu Dede Korkut'u saklandığı taşın arkasından "Böh!" deyip korkutmak suretiyle, kalp krizi geçirtip öldürüyor.
O sıralar Kaf'ta bulunan Evliya Çelebi, olaya şahit olup hemen ilk anka kuşu ile Konya' ya intikâl ederek durumu Mevlânâ'ya açıyor.
Mevlânâ da Bursa' ya uçurduğu iki posta güvercini (hayır, ikisine de ayrı güvercin göndermiyor, bu böyle her zaman iki tane yollanır, her ihtimâle karşı) ile Karagöz ve Hacivat'ı Nasreddin Hoca'nın katli ile vazifelendiriyor.
Çağrı üzerine hemen yola çıkan Karagöz ve Hacivat, sinsice kaçmaya çalışan Nasreddin Hoca'yı Ergenekon eteklerinde kıstırıyor. Lâkin başına gelecekleri Takıyüddin vesilesiyle öğrenen Hoca'nın Kırk Harâmiler'e sığınması üzerine Battal Gazi'den yardım istemek zorunda kalıyorlar.
Çıkan çatışmada Nasreddin Hoca ölü olarak ele geçiriliyor.
Bu durumda "peki Karagöz ve Hacivat neden öldürüldü" diye soran olacaktır.
Çok basit..
Vakâyı soruşturan Kadı Burhaneddin, fitili ateşleyen "Nasreddin Hoca'nın Dede Korkut'u katli" hâdisesinde, cinayet silahı bulunamadığı gerekçesiyle takipsizlik hükmü verince, Karagöz ve Hacivat kasıtlı adam öldürme suçundan idama mahkûm ediliyor.
Azmettirici olarak yargılanan Mevlânâ ise, aynı dönemde Şems'in Konya'yı terk etmesini fırsat bilip (mesela çarşıda pazarda döne döne dolaşmak gibi eylemlerle) Kadı Burhaneddin'i akli muvâzenesinin artık yerinde olmadığına iknâ ederek ceza almaktan kurtuluyor.
28 Eylül 2008 Pazar
Prozodi
Herkes ezan okur, okuyabilir -meselâ bizim muhit cami müezzini, şaşırmaksızın her seferinde şahâdet kısmını "eşhedü en lâhe illâllah" diye okuyor; bir işin doğrusundan, defâlarca yapıldıkça muhakkak şaşılır, lâkin bizimki yanlıştan şaşmıyor, maşallah- lâkin Kâni Karaca ezanı, bir nakkaşın minyatürü, bir ebrûzenin ebrûsu, bir müzehhibin tezhibi, bir hattatın hattı gibi işler; kulak yoluyla beyni teğet geçerek -herhangi bir duyuya tâbiyet ihtiyâcı olmaksızın- kalbe sokar.
26 Temmuz 2008 Cumartesi
Sami'de tav mı? Ne gezer!
Veysel Karânî nâm ile meşhur uşşak ilâhîyi arıyorum geçen gün; şöyle eli ayağı düzgün bir icrâ olsa da dinlesek. Zaten bir bu, bir de "Ben yürürüm yane yane" güfteli segâh ilâhî illâ böyle yaylandıra yaylandıra çalınır, okunur.
Abdurrahman Önül diye bir herif var; galiba Araplar yetiştirmiş, lakin pek bir şey öğretememişler, belli. Bildiğimiz cami ağzı tegannî, bunun yanında klasik kalır: "Hekgın hebiybiyniyn siyevgiyli duostu / Yimenilleriynde Viyeysel Garağniy"...
Ender Doğan, afili afili klip dahi çekmiş. Lakin ortaya çıkan şey, Orhan Gencebay olmaya çalışan bir Burhan Çaçan. Demek ki mesele afilikte değil, sâfilikte.
Bülent Ersoy zaten bu pazarın müdavimi, eksik kalmaz, mâlum. Onu bu tasnife dahil etmiyorum, onun yeri ayrı.
Bir de bir şey dikkatimi çekti, ne kadar farklı icrâ dinledimse hepsinde aynı hadise; bildiğimiz sofyan usûlünün vuruluşu "düm te ke düm tek" olmuş; ne ara olmuş, niye olmuş, meçhul.
Hâsıl-ı kelâm, bir sürü zırva...
Derken, ayniyle vâki naklediyorum, Sinan Çetin'in "Film Gibi" kapısına benzeyen bir kapı aralanıyor ve belden yukarısı ve aşağısı ahlâka mugayyir bir ablanın "ağam-paşam" usûlü davetine icâbet, zamanında Cerrâhî tekkesinde "Şunlar bir bitse de oynak ilâhîlere geçsek" deyu eser meşkettiği rivâyet edilen, meşhur Pazar Keyfi mutasavvıfı Sami Savni, birazdan program formatı mucibince dövüştürülecek horozlara alkış tutmak ve laf yetiştirmekle vazifeli bir grup kumkumanın tezâhürat ve numâyişleri arasında çıkıveriyor ardından.
Fonda bu sefer, yamultula yamultula düzelmeye yaklaştırılmış bir "Veysel Karânî" çalıyor. Ben kapıya kilitlenmişim; niye var o kapı orda?
Bari işkencemiz mahut mahlukla mahdut olsa. Ama yok...
Heyhat, Sami Savni -ki kendisiyle yapılan bir röportajda bidâyeti 1950'lere tekabül eden tassavuf musikisi ihtisâsının ilk senelerinde bu alanda "Türkiye’de şimdiki gibi örnek alınacak sanatçılar" ve hatta "hemen hemen Tasavvuf Müziği" olmadığını söyleyebilmiş adamdır- yegâne sebeb-i ezâmız değil.
Kim cevâz verdiyse Allah başımızdan eksik etmesin, Sami Savni'nin açtığı kapıdan iki de semâzen süzülüveriyor içeri (Bkz. İki de semâzen döndürmek) ve birbirlerinden destur alıp zuhûrât makâmında, sofyan usûlünde semâya başlıyorlar.
Kapattım, izlemedim; döne döne uçtular mı bilmiyorum. İnşallah uçmuşlardır.
Maazallah, sürrealist semâ âyinin müfekkiri, boynuzlu semâzenin mucidi üstâdımız görmemiş olsun bu kepâzeliği. Yoksa çok kızar vesselâm.
25 Temmuz 2008 Cuma
Salâ
Salâ, mâlum, peygamberimize övgü maksadıyla okunan, özü "allâhümme salli alâ seyidinâ muhammedin" olan, genelde salâvât olarak isimlendirilen dua türünün, minareden halka, yahut hâl-i hazırda cemaate okunan bir türevi.
Eskiden her sabah namazından önce, her öğlen, ikindi ve yatsı namazından sonra, sözkonusu vakit ezanının makâmından okunması da adet olan salâ, bugün sadece cuma namazına çağrı, cenaze duyurusu ve bazı yörelerde de sabah namazı vakit habercisi olarak okunuyor.
Eskinin çeşitliliğine mukâbil, bugünün yeknesaklığı, makâm hususunda da geçerli.
Erbab-ı musikiye, yukarıda bahsettiğimiz her salânın muhtelif makâmlarda okunması da kâfi gelmez, salâ okunurken güftenin peygambere övgü kısmına ilâveler yapılarak makâmlar arası geçkilerle salânın irticâlî kısmı uzatılır, Türk Musikisi'nde bir form olmasının hakkı verilirdi.
Nihâyetinde bugün duyduğumuz salâlar, muhtelif rivayetlere göre Itrî veya Hatip Zakiri Hasan Efendi'nin bestelediği dilkeşhâverân makâmındaki sabah salâsının basit çeşitlemeleridir.
Erbâbı okuduğunda, ölümü bile güzel kılan bir musiki olan salâ, "gelirsen ne âlâ, gelmezsen de banane" makâmında okunan ezanlar gibi aradan çıkarılan bir iş hüviyetine sokulduğundan, bugün daha çok yaşamak için bir sebep olabilir ancak.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
